Karanlığın ve ışığın buluştuğu yerde, elbet kan dökülecektir. Savaşın kapıları sana açıldı, gecenin sesini dinle ve yüreğindeki zarlarla oyna. Doğru yolu bulacaksın...
 
AnasayfaHouse Of NightTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Annabel Anderson~

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Annabel Anderson
Yeni Üye


Mesaj Sayısı : 1
Kayıt tarihi : 16/11/10

MesajKonu: Annabel Anderson~   Salı Kas. 16, 2010 2:13 pm

“Bayan Waldorf? Elbiseniz geldi efendim.”

“Pekala…Geliyorum!”

Heyecanla kapımı açtım ve özel hizmetçim Eveleyn’in gülümseyen yüzüyle karşılaştım. Sabahtan beri evde bir karmaşadır gidiyordu. Nedeni çok barizdi, Bay Foxworth’un genel balolarından biri verilecekti bu gece. Geçen ay 18’ime bastığım için annem bana yakışan bir lord aramaya başlamıştı. Ona göre böyle balolar veya yemekler çok önemliydi. İşte bunun için bu gece çok özel bir elbise giyecektim.

Mutlu bir şekilde, merdivenleri ikişer ikişer inerek, elinde elbisemle merdivenin aşağısında bekleyen uşak Tommy’nin yanına gittim. Askıyı elinden aldım ve yanağına bir öpücük kondurarak tekrar yukarı çıkmaya başladım. Hemen işlemeli boy aynamın karşısına geçtim ve üstümdekileri bir çırpıda çıkardım. Tenimi okşayan toz pembe ipeği giyerken gülümsediğimi fark ettim. Evet, her ne kadar annem beni oraya lord bulmak için götürüyor olsa da eğlenecektim. Dans edecek, insanlarla sohbet edecek ve belki birazcık da içki içecektim. (Ailem alkollü içecekler içmemi onaylamasa da bir lordun bana içki ısmarlamasına ses çıkaracaklarını sanmıyordum.) Fermuarımı çektim ve büyük bir memnuniyetle aynadaki yansımamı izledim. Sağıma döndüm. Soluma döndüm. Gerçekten mükemmel görünüyordum.

“Ah Tanrım! Harika görünüyorsun hayatım! Bu gece hiçbir lord gözlerini senden alamayacak.”

Annemin tiz sesi yerimden sıçramama neden olmuştu. Arkamı dönerek ona gülümsedim ve teşekkür ettim. O bana övgüler yağdırmaya devam ederken ben de makyaj masama oturdum. O sırada Eveleyn, arkasında kuaförüm Bayan McKinzie’yle birlikte içeri girdi. Annem hazırlanması gerektiğini söyleyerek odamdan ayrıldı. Yüksek arkalıklı sandalyeye iyice yerleştim ve gözlerimi kapattım. Bu gece mükemmel olacaktı.

Saat 7’ye doğru tamamen hazırdım. Toz pembe ipek elbisem, kumral buklelerimi tutan açık pembe tokalarla harika bir bütünlük oluşturuyor, ayrıca topuklu pembe ayakkabılarımla da tam uyuyordu. Minik, parlak taşlarla süslü çantamı elime alarak merdivenlerden inmeye başladım. Topuklarımın çıkardığı ses yüzünden, o sırada aşağıda bulunan herkes dönüp bana baktı. Akrabalarım olsalar bile, yaşıtım olan genç kızların bana imrenerek baktığını sezinleyebiliyordum. Annemin gözleri hayranlıkla dolup taşmıştı, babam da mutlu bir şekilde gülümsüyordu. Son basamağı da indim ve hemen yanımda bitiveren ağabeyim Turner’ın önümde eğilişine şık bir reveransla karşılık verdim. Siyah smokini içinde çok yakışıklı görünüyordu. Baloda tanışacağım hoş kızlardan birini ona ayarlamayı aklımın bir köşesine yazarak koluna girdim. Boşta olan eliyle pembe eldivenlerimin sardığı elimi tutuyordu.

“Bu gece çok güzel görünüyorsunuz leydim.” dedi sessizce. Gülümsedim.
“Siz de çok şıksınız lordum. Baloda sizinle en azından bir kez dans etmeliyim.”
“Benim için bir zevk.”

Hafifçe güldüm ve kolunu sıktım. Bizi bekleyen arabanın deri koltuklarına yerleştiğim anda camı açtım ve serin eylül gecesini içime çektim. Turner yanıma oturdu ve bir elini elimin üzerine koydu. Gözlerimi ona çevirdim ve ince kaşlarımdan birini kaldırdım.

“Şeyy…”
“Çıkar ağzındaki baklayı Turner.”
“Birincisi, az önce sarf etmiş olduğun cümle senin gibi hoş bir leydiye hiç yakışmadı.” dedi alaycı bir tavırla. Gözlerimi kısarak ona baktım.
“Pekala…Öhöm. Acaba Georgina bu gece baloya gelecek mi?” diye sordu bakışlarını kaçırarak. Georgina, benim en yakın arkadaşlarımdan biri olur. Benden bir yaş büyük, dolayısıyla Turner’dan iki yaş küçüktür. Hmmm, ideal.

“Tabii ki gelecek.” dedim sırıtarak. O da sırıtmaya başladı ve heyecanla yerinde kıpırdandı. Bakışlarımı yeniden dışarıya çevirdim ve şehrin yavaş yavaş sönen ışıklarını seyrettim.

~***~



Işıl ışıl Foxworth Malikanesinin, beyaz merdivenlerinin tam önünde arabadan indik. Turner kapımı açtı ve ben çıkar çıkmaz koluma girdi. Arkama baktım. Annem, babamın kolunda bize doğru geliyordu. Onlar yaşça büyük olduğu için öncelik onlarındı. Turner beni nazikçe kenara çekti. Annem tam yanımdan geçerken :

“Bu gece için bol şans, Lucinda.” dedi göz kırparak. Gülümsedim ve başımı eğdim. Onlar merdivenlerin tepesine ulaştıklarında biz çıkmaya başladık. Yaklaşık üç metre boyunda, altın işlemeli mermer kapı ardına kadar açıldı ve geçmemiz için bize yol verdi. Eteklerimi hafifçe kaldırarak içeri girdim. Dışarıdaki serinliğin aksine, giriş salonu sıcacıktı. İlk adımımızı attığımız anda tanıdık simaları seçmeye başlamıştım. Teker teker hepsine merhaba dedikten sonra, balo salonuna doğru ilerledik.

“Kardeş olmasalar, dünyada onlardan daha iyi bir çift olmayacak.”

Bayan Martinez’in sesi. Sosyete camiasının en dedikoducu ve (evet evet, biliyorum böyle bir tabir kullanmamalıyım ama yemin ederim ki öyle) boşboğaz leydisi. Başımı hafifçe arkaya döndürdüm. Kırmızı elbisesinin içinde çok iddialı görünüyordu. Hafifçe gülümsedim ve önüme döndüm.

“Tanrım! Ne kadın ama.” dedi Turner bana eğilerek.
“Hiç sorma. Çenesi hiç kapanmıyor.”

Turner sessiz bir kıkırdama nöbetine tutulurken ben de parmaklarım ucunda yükselerek çevreye göz gezdirdim. Herkesi tanıyordum. Biri dışında. Bay Foxworth’la konuşan adam da kimdi? Uzun boylu, siyah dalgalı saçlı bir lord. Onu daha önce görmediğime emindim. Tam bana doğru dönmek üzereyken topuğum yan döndü.

“Ah!” diye inledim.
“N’oldu?” diye sordu Turner.
“Ayağım. Tamam, sanırım sorun yok.”
“Milleti kesmeyi kesmezsen ayağını kıracaksın.”
“Bu gerçekten mükemmel bir cümle oldu.” dedim şakasına koluna vururken. Güldü ve tekrar koluna girmemi söyledi. Birlikte balo salonuna girdik.

Balo salonu kocaman bir yerdi. Her zaman farklı bir temaya sahip olan bu salon, bu gece elbisemle uyumlu olarak, toz pembelere bürünmüştü.

“Tema, güller olmalı.” dedim Turner’a.
“Evet, kesinlikle.” diye onayladı beni. Hemen ardından : “Ah Tanrım.” dedi. Yeşil gözleri, kalabalığın içinde bize doğru gelen Georgina’ya kilitlenmişti. Çok şık, ışıltılı, siyah elbisesi içinde müthiş görünüyordu. Aynı şekilde siyah olan eldivenlerinin üzerinde pırlanta olduğunu düşündüğüm taşlar vardı. Turner’a döndüm. Telaşla dudağını ısırıyordu.

“Onu bu kadar önemsediğini bilmiyordum.” dedim Georgina’yla aramızda birkaç adım kaldığında.
“Ben de.”
“Merhaba. Nasılsınız bakalım?” dedi Georgina neşeyle gülümseyerek. Turner yüzüne çekici bir ifade yerleştirdi. Tanrım, bu işte gerçekten iyiydi.

“Gayet iyiyiz. Hatta seni gördük daha iyi olduk.” diye cevap verdi Turner Georgina’nın siyah eldivenli parmaklarını dudaklarına yaklaştırırken. Georgina’nın gururunun okşandığını görebiliyordum. Utançla gülümsedi.

“Teşekkür ederim Turner.”
“Rica ederim Georgina.”
“Ehem ehem… Benim gitmem gerek.”
“Ne? Nereye?”
“Meraklanma Georgie. Buralardayım.”
“Pekala… Sonra görüşürüz o zaman.”
“Tamam.”

O gece kolumun bir saniye bile boş kalmayacağından habersiz bir şekilde kalabalığa yöneldim. Olamaz! John Krauske. Baş belam. Çocukluğumdan beri peşimden ayrılmayan yılışık, karaktersiz çocuk. Beni gördüğü anda yüzü aydınlandı ve o sırada konuştuğu kızı bırakıp bana yöneldi. Kız bana pis pis baktı.

“Heey, Lucy! Nasılsın görüşmeyeli?”

Geri zekalılık örneği bir. İki gün önce restorantta karşılaştığımızı unutmuştu tabii ki. Yine de hiç istifimi bozmadım ve gülümseyerek :

“İyiyim John. Sen nasılsın?”
“İyi işte.”
“Kız arkadaşın bana kötü bakıyor.”
“O benim kız arkadaşım değil. Schawers’ların kızı Valentine.”
“Çok hoş birine benziyor.”
“Benim hoşlandığım başka biri var.”

Gülümsememi bozmamak için kendimi zor tutuyordum. Elimi yelpaze gibi sallayarak serinlemeye çalıştım.

“Burası biraz sıcak değil mi sence de?”
“Hı? Ah, evet haklısın. Şey, dans edelim mi?”

Gerizekalılık örneği iki. Bir leydiye “Şey, dans edelim mi?” diye bir soru sorulmaz. Hemde asla. Ailesi, sosyetenin en seçkinlerinden olmasına rağmen bunu hala öğrenememiş olması çok rezilce.

“Hmm, bir sonrakine ne dersin? Ben de bu arada hava almaya çıkarım.”
“Pekala. Bir sonraki dansta görüşürüz o zaman Lucy.”

Son bir kez tüm zarifliğimi kullanarak gülümsedim ve arkamı dönüp olabildiğince hızla balo salonundan uzaklaştım. Giriş salonuna adım atmamla beraber Bay Foxworth yanımda bitiverdi. Beyaz kaşlarını kaldırarak :

“Gecenin en güzel leydisi benimle bir dans eder mi acaba?” diye sordu. Bay Foxworth, ev sahibiydi ve babamla ilişkileri çok iyiydi. Hem bu yüzden hem de eğer John beni Bay Foxworth’la görürse yanıma yaklaşmayacağını düşündüğümden eteklerimi tutarak reverans yaptım.

“Elbette lordum. Sizinle dans etmek benim için bir onurdur.” dedim ve bana uzattığı koluna girdim. Bay Hamptons ve ben başımız dik bir şekilde balo salonuna girerken adımlarımızla uyumlı bir müzik çalmaya başladı ve tüm gözler bize döndü. Balo salonu alkışlarla çınlarken biz de dans pistinin tam ortasına gelmiştik. Müziğin zamanlaması mükemmeldi. Bay Foxworth, nazik elini belime koyduğu anda melodiler etrafımızı sarmalamıştı. Biz ahenkle dans ederken babamın pistin öbür ucundan bana gülümsediğini gördüm. Annemse somurtuyordu. Eminim “Dans edebileceği onca lord varken gidip elalemin duluyla dans ediyor!” diyordur içinden. Ama ben gayet mutluydum. Bir ara aklıma geldi ve Bay Foxworth’un kulağına doğru eğildim.

“Bay Foxworth?”
“Efendim Lucinda?”
“Biraz önce bir lordla konuşuyordunuz. Uzun boylu, siyah saçlı biriydi. Kim olduğunu öğrenmemde bir sakınca var mı acaba?”
“Tabii ki yok. Kendisi Lord Marquet’tir. Jonathan Marquet. Aslen Fransızdır ve çok soylu bir ailenin çocuğudur. Babası en yakın dostlarımdandı. Bu gece beni kırmadı ve buraya gelmeyi kabul etti.”

Jonathan Marquet. Tanrım, ne isim ama! Masallardaki yakışıklı prenslerden veya cesur şövalyelerden birinin adı gibiydi. Zevkle gülümsedim. Dansımız bitene kadar gözlerim Lord Marquet’i aradı. Kalabalığı birkaç kez taradım ama yoktu. Bir ara gözlerim, birbirlerine gülümseyerek dans eden Georgina ve Turner’a takıldı. Gerçekten çok hoş bir çift olmuşlardı. Turner tam bir centilmendi ve Georgina da çok hoş bir kızdı. O anda Turner’la göz göze geldik. Bana göz kırptı, ben de gülümsedim. Bay Foxworth beni bir kez daha döndürdü ve müziğin bitişiyle birlikte birbirimize selam verdik. Hemen parmaklarımı ellerinin arasına aldı ve eldivenime bir öpücük kondurdu. Gülümsedim.

“Harika bir parti, Bay Foxworth. Her zamanki gibi.” dedim.
“Keyfini çıkar.”

John’un beni bulmasına ramak kala kendimi tekrar giriş salonuna attım. Şöyle bir göz gezdirdim ; ama orda değildi. Giriş salonunundan geniş bahçeye uzanan balkona çıktığımda derin bir nefes aldım. Hafifçe esen meltem tenimi sıyırıp geçerken mutlulukla gözlerimi kapattım. Havayı içime çektim. On altıncı derin nefesimi alırken tam yanımdan bir ses geldi.

“Afedersiniz, rahatsız etmek istemezdim. Bayan Lucinda Waldorf siz misiniz?”

Bunu soran, toz pembe smokiniyle temaya tam uyan, uşak olduğu her halinden belli bir adamdı. Elinde bir tane gül vardı. Ama sıradan bir gül değil. Hayatımda gördüğüm en güzel güldü. Uzaktan bile yumuşacık olduğunu anladığım pembe yaprakları vardı. Dikenleri özenle temizlenmişti. Gülümsedim.

“Evet, benim.”
“Bu gülü size Bay Marquet gönderdi efendim.” dedi uşak saygıyla gülü bana uzatırken. Aman Tanrım! Bay Marquet! Jonathan Marquet! Gülü aldım. Daha önce adını duymamış gibi yapacaktım.

“Bay Marquet?”
“Evet efendim. Şuradaki, siyah saçlı lord.”

Fazla hevesli görünmemeye çalışarak uşağın gösterdiği yöne baktım. Hayatımda gördüğüm en harika varlık Giriş Salonu’nun tam ortasında durmuş, dolgun dudakları çarpık bir gülümsemeyle şekillenmişti. Siyah dalgalı saçları, hafif yanık teni ve koyu mavi gözleriyle bana Zeus’u anımsatmıştı. Gülümemesine gülümsememle karşılık verdim ve gözlerimi gözlerine kenetleyerek gülü burnuma yaklaştırdım. Mükemmel bir koku burnumu doldururken Jonathan Marquet’in bana doğru yürümeye başladığını gördüm. Gülü burnumdan uzaklaştırdım ve bir elimi soğuk mermer korkuluğa koydum ve aramızda birkaç adım mesafe kalınca : “Nazik hediyeniz için teşekkür ederim Bay Marquet.” dedim kibar bir şekilde. Gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı.

“Rica ederim güzel bayan. Size kendimi takdim edeyim. Ben Jonathan Marquet. ”
“Memnun oldum Lord Marquet. Lucinda Waldorf.”
“Sizi tanımamak mümkün değil leydim.” dedi elimi dudaklarına yaklaştırırken. Gülümsedim. O sırada içeriden gelen anonsla gözlerim balo salonuna çevrildi.

“Lütfen bütün çiftleri dans pistine alabilir miyim? Gecenin en önemli valsi başlamak üzere!” diyordu Bay Foxworth. Lord Marquet bana döndü, önümde eğildi ve doğruldu. Elini kibarca uzatarak :

“Bu dansı bana lütfeder misiniz Leydi Lucinda?” Sesi ve derin gözleri beni adeta hipnotize etmişti. Elbisemin eteklerini tutarak hafifçe eğildim.

“Tabii ki Lordum. Benim için büyük bir zevk.” dedim ve saten eldivenli elimi, eline koydum. Nazik bir şekilde elimi diğer eline geçirdi ve benden taraftaki elini belime doladı. Fazla sıcaktı. Elinden önce belime, sonra bütün vücuduma yayılan sıcaklık, bende ona yaslanma isteği uyandırıyordu. Balo salonunun büyük kapılarından girdiğimiz anda tüm gözler bize döndü. Babamın kolunda, dans pistine doğru gitmekte olan annemin kısacık bir anlık şaşkınlıktan sonra bana cesaret verici bir gülümseme yolladığını, Georgina’nın, Turner’ın omzunun üstünden yolladığı geniş sırıtmayı ve salondaki bütün kızların kıskançlık dolu bakışlarını gördüm. Başımı yukarı kaldırdım ve dans pistinin orta yerine geldiğimizde bir elimi omzuna koydum. Belimde duran elini sıkılaştırdı ve beni kendine doğru çekti. O kadar ki burunlarımız neredeyse birbirine değecekti. Müzik başladı ve kendimi melodilerin akışına bıraktım. Dans boyunca Jonathan Marquet’in sadece gözlerine baktım. Ağzımızdan bir kelime bile çıkmadı. Sadece o mükemmel gözlerinde kayboldum…

~ *** ~



“Görüşürüz Lucinda!”

Turner’la birlikte mükemmel bir gece geçirmiş olan Georgina bana el sallarken bağırıyordu. Boştaki elimi kaldırdım ve ben de ona el salladım. Boştaki elimi derken, Nathan’ın (Ona böyle hitap etmemi istemişti.) elinde olmayan elimi kast ediyorum. Balo bitmişti ve biz bütün gece dans etmiştik. Onu annemlerle tanıştırmış, bir cesaret verici gülümseme daha almıştım. Ama şimdi ayrılma vaktiydi. Evime gitmek zorundaydım. Turner sabırsız bakışlarını bir kez daha üzerime çevirince derin bir nefes aldım ve Nathan’a döndüm.

“Mükemmel bir gece geçirdim. Teşekkür ederim Lor- ah, Nathan.”
“Ben de çok iyi bir gece geçirdim. İnanılmazdı. Seni görmeye devam etmek isterim.”
“Evet, bende.” İçimi çektim.
“Üzülme, bu geceki son görüşmemiz olmayacak.” diye fısıldadı kulağıma. Nefesiyle havalanan birkaç tel saçım, yüzümü gıdıkladı. Ne dediğini anlamasam da gülümsedim ve elime bir öpücük kondurmasına izin verdim. “İyi geceler, Leydi Lucinda.”

“İyi geceler, Lord Jonathan.”

Son bir kez daha gülümsedi ve sonra arkasına dönerek onu bekleyen arabaya bindi. Ben de artık ayağını yere vurmaya başlamış olan Turner’ın yanına gittim ve beni arabaya götürmesine izin verdim. Uşak kapıyı kapatınca : “Tanrı aşkına Lucinda, eve geç kaldığımızda babam bana hesap sorsun diye mi oyalanıyordun?”

“Tabii ki hayır. Sadece… Herkesle vedalaşmam biraz uzun sürdü o kadar. Leydi Vivien’le bir kez bile dans etmediğin için annem seni lime lime edecek.”
“Ah Tanrım…”

Yolculuğun geri kalanını sessiz geçirdik. Eve geldik ve ana salona geçtik. Turner babamla sohbet etmek için otururken ben yatmak için izin istedim. Hemen yukarı çıktım ve kendimi doğruca yumuşak ve kabarık yastıklarla dolu geniş yatağıma attım. Tam gözlerimi kapatmıştım ki kapım tıktıklandı ve Eveleyn içeri girdi.

“Bayan Waldorf. O şekilde yatmamalısınız efendim.” dedi ve içine binlerce kıyafeti alabilecek büyüklükteki giysi dolabımdan beyaz, saten geceliğimi çıkardı. Yavaşça doğruldum ve topuklu ayakkabılarımı çıkardım. Beyaz, pofuduk terliklerimi giydim ve ayağa kalktım. Eveleyn hemen arkama geçti ve toz pembe elbisemin bağlarını çözmeye başladı. Ayakta uyumamak için kendimi zor tutuyordum. Eveleyn’e iyi geceler diledim ve dışarı çıkıp kapımı kapatana kadar bekledim. Elbiseyi çıkarıp astım ve geceliğimi giydim. Beyaz, aynalı makyaj masama oturarak yüzümdeki makyajı çıkarttım. Odamı havalandırmak için camımı açtım ve kalın yorganımı açtım. İçine girdim ve başımı pofuduk yastığıma koydum. Gözlerimi kapattım ve bir nefes aldım. O anda baş ucumdan gelen sesle yerimden sıçradım.

“Gece yatarken pencerelerinizi kapatmalısınız Leydi Lucinda.” diyordu Nathan penceremi kapatırken.
“Nathan!” diye bir çığlık attım. “Burada ne arıyorsun?” Gülümsedi ve yatağımın kenarına gelip diz çöktü. Üzerinde hala balodaki giysileri vardı.
Bu gece son görüşmemiz olmayacak demiştim.”
“Ah Tanrım. Turner veya babam seni burada görürse ikimizin de sonu oluri bunu biliyorsun değil mi?” Gülümsemesi soldu.
“Gitmemi mi istiyorsun?”
“Ah, tabii ki hayır. Sadece… Burada olman çok tehlikeli. Biri seni görebilir.” Gülümsemesi yerine gelmişti.
“Benim için endişeleniyor olman hoşuma gitti.” dedi elini kaldırıp buklelerimden birine dokunurken. Gülümsedim. Gözlerimi kapattım ve yana kayarak ona yer açtım.

“Madem öyle, bütün gece orada durmana izin veremem. Ama tabii önce şu üstündekilerden kurtulmalısın.”

“Baş üstüne Leydim.” dedi ve ceketini çıkarıp yatağımın ucundaki koltuğa bıraktı. Sonra papyonunu da çıkardı ve onu da aynı yere koydu. Gömleğinin eteklerini dışarı çıkardı. Bana baktı. “Bunu da çıkarmamı ister misin?” diye sordu muzipçe. Güldüm ve hayır anlamında başımı salladım. Hızlı hareketlerle yatağa girdi ve yanıma sokuldu. Dudaklarını kulağıma yaklaştırdı ve : “Seni seviyorum.” diye fısıldadı. Nefesi içimi titretmeye yetmişti. Gözlerimi kapattım ve gülümsedim. “Ben de seni seviyorum.” dedim başımı göğsüne yaslarken. Kalp atışlarını duyabiliyordum. O an, orada öylece yatarken, onun bana ait olduğunu, benim de ona ait olduğumu anladım. Daha birkaç saat önce tanıştığım bir adama karşı nasıl böyle hissedebildiğimi ben de bilmiyordum. Ama sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi hissediyordum. Başımı yukarı doğru kaldırdım. Koyu mavi gözleri bana dönüktü.

“Neden birbirimize aitmişiz gibi hissediyorum?” Bu kelimeler ağzımdan çıkar çıkmaz başımı utançla aşağı indirdim. O ise sadece güldü.

“Çünkü biz birbirimize aidiz.”
“Bunu nereden biliyorsun peki?”
“Çünkü ben bir elfim. Hislerim kuvvetlidir. Sen de bir elfsin. Senin de hislerin kuvvetli.”

Pardon? Elf? Ben? Ben bir elfim, öyle mi? Hani şu fantastik karakterlerden. Dalga geçiyor olmalıydı.

“Gerçekten komikmiş.”
“Şaka yapmıyorum.”
“Tanrım, Nathan. Nasıl bir elf olduğumu söylersin?” Derin bir nefes aldığını hissettim.
“Sen Lucinda, uzun zamandır kayıp olan elf kraliçesisin.” Bu kelimeler, kendimi rüyada olduğuma inandırmama yetebilirdi. Uyanmayı umarak birkaç saniye bekledim. Hayır, bu bir rüya değildi.
“Nasıl?” diye sordum. Gözlerini gözlerimden birkaç saniyeliğine ayırdı. Bakışları, başımın üzerinden şehri taradı. Sonra tekrar gözlerime baktı ve derin bir nefes alarak anlatmaya başladı. Tuhaftı, kendi özgeçmişimi anlatıyordu bana.
“Büyükannen, çok iyi ve güçlü bir elfti Lucinda. Tüm elfler ona saygı duyardı. Ama bir gün, bir insandan çocuk dünyaya getirdi ve tüm saygınlığını yitirdi. Kimsesi yoktu, bu yüzden insan eşini terk edip, kızıyla birlikte fakir bir elf kasabasına yerleşti. Kızı, tahmin edebileceğin gibi annendi Lucinda. Büyükannen, anneni güzel yetiştirebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Ancak annen elf değildi. İnsanların genleri, elflerin genlerine baskındır. Bu yüzden bir elfle bir insanın çocuğu, insan özellikleri taşır. Annen reşit oluncaya kadar büyükannenin yanında yaşadı. Fakat 17. yaşgününün gecesinde kaçmaya karar verdi. Annen gittikten sonra büyükannen çok yalnız kaldı. Daihle, buna dayanamadı ve o zamanlar 11 yaşında olan beni de alarak büyükanneni ziyarete gitti. Kadıncağız yalnızlıktan ve bakımsızlıktan ölüm döşeğine gelmişti. Daihle, ona öngördüklerini anlattı. Bu öngörüde, bir insandan çocuk dünyaya getiren elfin kız torununun, gelmiş geçmiş en büyük, en yetenekli ve en şahane elf kraliçesi olacağı vardı. Büyükannen bunu duyunca çok sevindi. Daihle’ye aynen şunu sordu :

“Bu oğlana güveniyor musun Daihle?” Daihle hiç düşünmeden cevap verdi :
“Evet, güveniyorum.”
“Öyleyse, bu oğlanı elf kraliçesi torunumun koruyucu meleği olarak kutsa.” dedi büyükannen. Son dileği de bu oldu.”

Bunlara inanamıyordum. Söylediği her kelimeyi aklımda tarttım. Hiçbiri mantıklı gelmiyordu. Birkaç dakika süren sessizlikten sonra Nathan yeniden konuşmaya başladı :

“Büyükannen öldükten sonra, Daihle, anneni yakın takibe almamı istedi. Ben de annenin evinin yakınında bir yerde bir ev aldım ve sürekli gözetlemeye başladım. Üçüncü yılın sonunda, annen üniversite arkadaşına aşık oldu ve evlendiler. Ben heyecanla seni beklerken, annenin kollarında bir oğlan çocuğu görmek sinirlerimi bozmuştu, çok iyi hatırlıyorum. Ama birkaç yıl sonra da sen dünyaya geldin. Seni ilk gördüğümde, kat kat kundakların içinde sarılıydın, alnından sarı bukleler sarkıyordu. Henüz birkaç günlüktün ama ben seni ilk gördüğüm anda, evet evet daha bebekken aşık oldum. Ve eğer bir elf, başka bir elfe aşık olursa aşkları ölümsüz olur. Hiçbir şeyin gücü, onları ayırmaya yetmez.”

Bu son sözler kalbimdeki bir şeylerin hareketlenmesine neden olmuştu. İçim kaynıyor gibiydi. Yerimde duramıyordum. Başımı çevirmemle Nathan’ın soluğunun yüzüme çarptığını hissettim. Gözleri aşkla parlıyordu. Kendimi tutamadım. Kulağına şu sözleri fısıldadım :

“O zaman bizimki en ölümsüz aşk olacak.”

Kendimi tutamadım ve büyük bir istekle ona doğru yükseldim. Belimi kavradı ve o da beni kendine doğru çekti. Kırmızı dudaklarına yapıştım. Kollarımı boynuna dolarken o kadar istekliydim ki onu bırakmayı hiç istemiyordum. O da aynı istekle bana karşılık veriyordu. Belimdeki ellerini biraz daha sıkıydı. Ona ve o güzel öpüşüne kendimi öyle kaptırmıştım ki vücudumda hiç oksijen kalmayana kadar o şekilde kaldık. Sonunda kendimi geri çektim ve hızlı hızlı soluk almaya başladım. Gülümsedi, ve beni yeniden kendine yaslayarak tokalarımdan çıkmış olan saçlarımı tamamen çözdü. İpeksi saçlarım omuzlarıma dökülünce onlardan gelen çilek kokusunu duydum. Göğsündeki başımı hafifçe oynattım ve saçlarımı okşamasına izin verdim. Nathan’ın huzurlu kolları ve düzenli kalp atışları arasında uyuyakaldım. Rüya alemine giriş yapmadan önce duyduğum son sesler şunlardı :

I love you with all of my heart ,
Lucy I'll love You with all of my mind,
Lucy I'll love You with all of my soul ,
Lucy I'll love You with all that I am ...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Aurnia Lilith Connolly
Admin / 5. Sınıf Çaylak / Karanlık Kızlar/Erkekler Lideri
Admin / 5. Sınıf Çaylak / Karanlık Kızlar/Erkekler Lideri


En Belirgin Özelliği : Erken dönüşmüş olmam. Daha 5. sınıf bir çaylağım ama her yerim döğme dolu.
Kediniz : Iris. Siyah ve mali gözlü harika bir yaratık.
Nerden : Massachusetts, Boston
Mesaj Sayısı : 594
Kayıt tarihi : 15/11/09

Rpg Gücü
Rp Puanı Rp Puanı: 100
Uyarı Seviyesi Uyarı Seviyesi: +0

MesajKonu: Geri: Annabel Anderson~   Salı Şub. 08, 2011 9:38 pm

Şahane sayılacak bir kurgu. Noksansız bir Rp. Ellerine sağlık canım.
100 Tam Puanı Hak ettin.
Konu Kilit.

_____________________________
Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://houseofnight-turkey.yetkinforum.com
 
Annabel Anderson~
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
House Of Night :: Rpg :: Güç Seviyesi-
Buraya geçin: