Karanlığın ve ışığın buluştuğu yerde, elbet kan dökülecektir. Savaşın kapıları sana açıldı, gecenin sesini dinle ve yüreğindeki zarlarla oyna. Doğru yolu bulacaksın...
 
AnasayfaHouse Of NightTakvimSSSAramaÜye ListesiKullanıcı GruplarıKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Arya Stark

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Arya Stark
Yeni Üye


Mesaj Sayısı : 1
Kayıt tarihi : 20/06/12

MesajKonu: Arya Stark   Çarş. Haz. 20, 2012 7:57 pm

O kokuyu tanıyordum. Neredeyse yoğunlaşmış, onu tanımama yönünde inatçı bir adam gibi ısrar eden beynimin üzerine sinmişti.Karşı koyabildiğim kadar koyacaktım, ama nafile... Dediğim gibi, bu kokuyu biliyordum ve kendimi aksine inandırmak imkansızdı.

Peki onca yıl sonra, neden şimdi? Neden burada? Bu zavallı dükkanda, fabrikasyon ürünleri yerini doldurduğunda unutulmuş hale gelen fakat dünyanın en doğal lezzetine sahip meyvelerinden biri olan dağ çileği turtalarının yapıldığı bu küçük dükkanda...
O çilek bile sevmezdi ki...
Yine de onu sorgulayamazdım, buraya yabancı olan bendim. Ülkemden binlerce kilometre uzakta, ne aradığımı bilmeksizin kendimi Castel Gandolfo yakınlarında, Nemi köylerinden birine atmış, yıllar önce, onunla tanışmadan önce İtalya'ya bir ziyaretimde ailemle keşfettiğim o küçük dükkanda almıştım soluğu.

Beklediğim şey neydi? Belki tezgahtarın beni ona küçük bir hediye verdiğim gençlik yıllarımdan hatırlaması, turtaların zaten leziz tatlarından daha mükemmel bir aromaya kavuşması... Eh, tamam bunlar gerçekleşti az çok, ama hiç beklemediğim bir sonucu daha vardı bu ufak gezinin.

Valerio.

Sanki adını aklımdan geçirdiğimi duymuş gibi etrafına bakındı. Güneş gözlüğünü değiştirmişti. Ah, aptal kafam. Tabii ki değiştirecekti. Altı yıl...

Uzun, altın sarısı bukleleri, son gördüğümden daha kısa olmasına rağmen, başını bir hare gibi çevreliyordu. Birkaç dakikada bir tekrarladığı refleksi, gözünün önüne gelen saç tutamlarını, kafasını sola doğru hafifçe savurtarak kenara atması... Altı yıl sonra bu istemsiz hareketini görmek, bir başka rüzgarın ısısını yanaklarıma vurdu.

Normal şartlarda, benim yerimde olan her kadın, onun varlığımı fark etmesini beklerdi, normal olan da bu zaten. Ama ben, oturduğum koltukta iyice büzüldüm. Gözlerimi kaçırdım ve sadece yarısından azı kemirilmiş olan turtama yumuldum.

Eğer olsaydı da beni fark etseydi? Ne diyecektim ki?

Aaa, merhaba. Sen de mi buradaydın? Ne kadar değişmişsin.

Öğk, kusabilirdim. Her neyse, söylenecek bir söz yoktu. Ama beni görmeden çekip gitmesine de izin verecek değildim ya? Özgüvenim pılısını pırtısını toplayıp uzak diyarlara toz olmuştu bir anda... Biraz da savunma içgüdüsüyle dolmuştum. Yıllar önce kaybettiğim bir adamı, o zamanlar oğlandı tabi, hiçbir şey olmamış gibi sahiplenmenme düşüncesinin uyandırdığı boşluğa düşme hissi. Yıllar önce elimden gelen bir şey yoktu, öğrenci değişim programıyla ülkemize bir yıl eğitim için gelmişti. Sonunda ülkesine, İtalya'ya dönmek zorundaydı. Ama şimdi, o hesabı ödeyip kapıdan çıkmadan önce davranmak için elimde belki de son bir şans vardı.

Ve bir mucizeye yakın olarak gelen bu fırsatı saçma sapan duygu karmaşaları yüzünden itmeyecektim.

Kaderin bana güldüğü bir nokta daha, yalnız başına oturmasıydı. Ne kadar zamandır orada oturup sessizce onu süzdüm bilmiyorum, en sonunda yanıbaşımda Andrea'nın boğazını temizlemesiyle hafifçe sıçradım. Burada garson, bazen de aşçıydı. Durumu yanlış anlamasını istemiyordum. Bana doğru eğilmesini işaret edip kulağına fısıldadım.

"Onu tanıyorum."

Bir şey söylemeden bana baktı. Tek kaşı havaya kalkmıştı.

"Eskiden," dedim ağzımı oynatarak.

Bir süre daha boş boş baktıktan sonra suratını imalı bir sırıtış kapladı ve elindeki turta tepsisiyle abartılı bir reverans yaptı. İtalyanlar... Arkadaşım Andrea'nın tepsiyi irice bir kadının masasına götürürken hafifçe kıvırtarak yürümesini izledim. Yapılı bir erkek vücudu olmasına rağmen narin hamleleri cinsel tercihlerini ele veriyordu. Ama burada çoğu heteroseksüel erkek de böyle olduğu için ayırt etmeniz zordu. Arkadaşım olmasaydı belki ben bile bilmezdim. Kadına turtasını verdikten sonra dönüş yolunda bir masaya daha uğradı. Ah, o kişinin masasına.

"Özel bey efendimiz için özel turta...İlk ziyaretiniz, yanılıyor muyum? Daha önce gelseydiniz, inanın bana hatırlardım."

Gülmemek için peçeteyi dudaklarıma bastırdım. Andrea'nın da içinden kıs kıs güldüğünü hissedebiliyordum. Valerio hafifçe gerilmişti.

"Ah, evet. İlk gelişim." Boğazını temizledi ve oturuşunu dikleştirdi. Sol yerine sağ koluna taktığı saate baktı. Bu beni şaşırtmıştı, çünkü bildiğim kadarıyla en sinirlendiği şeylerden biri insanların saatini sağ kollarına takmasıydı. Hatta bana da bunun yüzünden bir kere kızmıştı, sonra ona solak olduğumu, bana göre mantıklı olduğunu açıkladığımda bundan vazgeçmişti. Neden? Neden o koluna takmıştı.

Ben böyle anlamsız konuları takıntı haline getirirken, onun ağzından şu cümle duyuldu. "Aslında birini bekliyorum, burada buluşacaktık."

Yutkundum. Yüzümü ellerimin arasına gömdüm ve şakaklarıma masaj yaptım. Tamam, bunun beni böyle etkilememesi gerekiyordu. Normaldi... Belki de bir iş görüşmesiydi. Ama bu dükkan. Bir iş görüşmesi için, nasıl desem... Fazla romantik kalıyordu.
O gittikten sonra benim de sevgililerim olmuştu, nice aşıklar, nice sevgililer gördüm. Sanırım aynı şansı ona veremeyecek kadar bencildim. Bencillik miydi bilmiyordum, ama yıllar beni değiştirmemişti.
Ama başka nasıl devam edebilirdim ki hayata? Ondan gitmesini isteyen ben değildim. Buna izin veren de ben değildim.

Andrea elindeki boş tepsiyle yanımdan geçerken çaktırmadan hafifçe kolumu sıvazladı. Bunun anlamını biliyordum. Yapabileceğim iki şey vardı, ya o gidene kadar susup turtamı yemek. Ya da kendime eziyet çektirmemek için buradan bir an önce toz olmak.
Gitmek istemiyordum. Öyleyse birinci seçenek mantıklıydı.

Bıçağımla turtayı bölerken hiçbir şey düşünmemeye çalıştım. Ama anılar... Anılar kızgın bir arı sürüsü gibi beynime hücum etmeye başladığında, geri savunmaya gücüm yoktu.
Ben de gözlerimi kapattım ve o ana geri dönmeye karar verdim.








6 YIL ÖNCE





Konser, yaklaşık onbin kişiyi aynı arenada barındırırken kapıdan içeri girmeye çalışan iki genç vardı. Oğlan, yaz akşamı aniden bastırmış serinlikte üşüyen kıza sarıldı ve saçlarına küçük bir öpücük kondurdu.
Sıra o kadar kalabalıktı ki... İnsanlar bir araya gelip, biletleri olmasına rağmen onları içeri almayan güvenliği yıkmaya çalışıyorlardı. Birsürü beden tek bir güç olmuş, kapıyı zorlamaya başladılar. Kız,
kahkaha atarak dengesini sağlamak için oğlana tutundu. Neredeyse yarım saat süren boğuşmadan sonra, bedavaya içeri girmişlerdi.
Oğlan, kız ve diğer birkaç arkadaşları zafer çığlıklarıyla birbirlerine sarıldılar. Evet, sarhoşlardı. Ama sarhoş olmayan kim vardı ki?
Her yerde insan bedenleri vardı, bazıları yerde oturuyor, yatıyor, bazıları ayakta zıplıyor ya da tökezleyerek yürüyordu. Oğlan ve kız kalabalığı yararak sahneye doğru ilerlediler. Neredeyse en öne ulaşmışlardı.
Kızın ayakkabı bağcıkları uzun zamandır çözülmüş duruyordu, ama o kadar kalabalıktı ki eğilip bağlamaya kalkışırsa oğlanı bir daha bulamayabilirdi. Düşmemeye çalışarak dikkatli adımlar attı.
Kendilerine uygun bir yer bulduklarında, yan yana, bir süre öylece müziği dinlediler. Aslında iki yabancılardı. O gün tanışmışlardı. Tek günlük bir eğlence için, konserde beraber, bilirsiniz...Takılacaktı.
Sonra birbirlerini tanımıyorlarmış gibi, o gece hiç varolmamış, yaşanmamış gibi hayatlarına devam edeceklerdi. Tabii, bir şeyler yanlış gitmeseydi.
Oğlan kıza sarıldı, havaya kaldırdı ve etrafında döndürdü. Sonra yakalayıp sıkıca sarıldıktan sonra hafifçe geri çekildi. Göz teması olmaması gerekiyordu.
Ama olmuştu, duygusuz geçmesi gereken bir durumda, bu kadar göz teması olmamalı.
Kızın yüzünü elleri arasına aldı. Ve sonrasını tahmin etmişsinizdir zaten.
İlk öpücükleri de böyle oldu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, eve dönme vakti geldiğinde kızın kulağına fısıldadığı şeyler de bozuk bir aksanla hissederek söylenmiş şeylerdi. "Seni tekrar görmek istiyorum."
Kız gülmüştü. Ama inanmak istiyordu. Oğlanın yüzünü tek elinin içine aldı ve gözlerini dikti. "Bana yarın seni arayacağım muamelesi yapma. Yalan söylüyorsan, anlarım."
"Söylemiyorum,"
hafifçe gülümsemişti. Ve yalan söylemiyordu.


Bir başka gün, kızgın güneşin altında, serin bir gölge bulma umuduyla neredeyse kaldırımda sürükleniyorlardı.
"Tamam, artık eve dönmeliyim." dedi kız. "Beş saattir dışardayım, annem ve babamın izin kapasitelerini zorluyorum."
Pekala, dedi oğlan. Ama gitmeden önce birşey söylemek istiyorum.
"Seninle olduğum zamanlar, dilinizi anlamaya çalıştığım, kendimi yabancı hissettiğim anlardan çok farklı. Çoğu zaman sen ikimizin yerine konuşuyorsun. Ve bunu seviyorum, eğlenmeni seviyorum. Seninle birlikte olduğumda
eğleniyorum."

Kız birşey söylemedi. Ne diyebilirdi ki? Oğlan gidiyordu, bir aydan daha kısa bir süre sonra. O yüzden sustu. Parmak uçlarına kalkıp yanağına küçük bir öpücük kondurduktan sonra bisikletine atlayıp son hızla pedallara yüklendi.

Eve ulaşmadan önce, küçük bir gözyaşı damlası, yanağına süzülüp orada kurumuştu.







"Serçe?"

Olduğum yerde sıçradım. İçine daldığım dünyadan bu kadar ani bir şekilde uyanmamı tabi ki de Andrea'ya borçluydum. Başka kim bana serçe diye seslenirdi ki zaten.

"Uyuyorsun, tatlım."



"Uyumuyordum!"



"Ah, peki. O zaman ben de Cristiano Ronaldo'nun sevgilisiyim!"

Kahkahamı bastırmadım. Tabii ki küçük dükkanda yankılanmıştı. Amacım dikkat çekmek değildi ama, sanırım isteyebileceğim bir dikkati çekmiştim.

Artık bu saçma romantik komedi türündeki rastlantılardan bıkkınlık gelmek üzereydi, ama onun gözleriyle buluştuğumda, en klişe peri masalı bile beni rahatsız edemezdi.

Tanrım... Bu bakışları görmeyeli sanki bir ömür geçmişti!

Tabi ki beni tanıdı. Şaşırdı mı? Üzüldü mü? Sevindi mi? Bir duygu belirtisi gösterdi mi? Hayır... Sadece beni tanıdı.

Selam vermek niyetiyle hafifçe gülümsedim. Ama o kadar silik bi gülümsemeydi ki, fark etti mi bilmiyordum bile.
Bakışları benim arkamdaki bir noktaya kaydı, o sırada kapının açıldığını ve rüzgarlıkların çınladığını duydum. Yüksek topuklular parke zeminde düzenli bir ritimle takırtılar çıkarırken, esmer bir hatun, gözümün önünde, gençlik aşkımın önündeki sandalyeye oturdu.

Bu kadar bilindik bir senaryo olmak zorunda mıydı? Kendime utancımdan, yerin dibine girmiştim adeta. Tanrım...Neden bugün? Burada olmak zorunda?

Turtamın son lokmasını ağzıma tıktıktan sonra sert bir hamleyle ayağa kalktım, şarap yüzünden biraz başım dönmüştü. Andrea'nın önüne, normal hesaptan çok daha fazla olan kağıt paralar bırakıp kapıdan çıkmak üzereyken, bir şey beni durdurdu. Bir ses.

"Jess, gerçekten sen misin?"

Onu duyduğum an elim kapının kolundaydı. Yavaşça kolumu indirdim. Geriye döndüğümde suratımda yine belirip kaybolan bir gülümseme vardı.
Cevap vermek yerine suratımdaki o aptal ifadeyle ona baktım.
Her yerde bulabileceğiniz, o klasik mavilikteki gözleri, inanamıyormuş gibi açılmıştı.
Madem bu kadar şaşırmıştı? Neden bana ilk baktığında bu tepkiyi göstermemişti? Bakışlarımı sağ bileğine doğrulttum.

"Güzel saat."

Bir sessizlik oldu. Birşey söylemeden birbirimize baktık.

Sonra Valerio bir kahkaha patlattı. Sesi kulaklarımı doldurup, anılarımı tazelerken ben de ister istemez, önce sırıttım. Sonra kahkahasına katıldım.
Bir adımda yanımda bitiverdi, bana sarılabilmek için hafifçe eğilmişti. Belimi kavrayıp ayaklarımı yerden kestiğinde gülmeye devam ederek ona sıkıca tutundum.
Tişörtünün kumaşının ellerimin arasında büzüştüğünü hissedebiliyordum.
Yüzümü omzuna bastırdım. Ne kadar orada öyle durduk bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda tam karşımda, Valerio'nun az önce oturduğu masadaki esmer hatunla bakışlarımız buluştu.
Ve hiç hoşnut olmadığını söyleyebilirdim, hem de hiç hoşnut gözükmüyordu.

Hafifçe kıpırdanarak Valerio'nun beni bırakmasını sağladım. Rahatsız hissediyordum, yüzüme de yansımış olmalıydı.

"Burada ne arıyorsun?" Sesi şikayet eder gibi değildi, hala coşkusunu ve merakını koruyordu.

"Bir iş görüşmesi için geldim."

"Ah," dedi anlamayan gözlerle. "Neden bana haber vermedin?"

Gözlerimi kaçırdım. Neden haber vermedim? Nereden verecektim ki zaten. Bende olan numarasını sadece öğrenci değişim programı sırasında kullanmıştı. Mail gönderebilirdim veya Facebook sayfasından ulaşabilirdim.
Ama yapmamıştım. Beni tanıyan biri yapmayacağımı bilirdi zaten. Onun da bildiğine emindim, sadece sitem ediyordu. Veya lafın gelişi konuşuyordu.
Bir şey söylemeden omuz silktim.
"Gel, seni biriyle tanıştıracağım."

Bileğimden tutup beni dükkan boyunca adeta sürüklerken az kalsın çantamı düşürecektim. Masalarına geldik. Göz ucuyla Andrea'nın bizi izlediğini gördüm. Bu olay hakkında daha sonra derinlemesine konuşacağımızdan emindim.

"Bu Crystal."

22 yıllık hayatımda yüzümde beliren en sahte gülümsemeyle elimi uzattım. "Jess." Onun da altta kalır yanı yoktu. Gündüz vakti bu kadar makyaj yapan birini, kim olursa olsun sevmezdim zaten. Kıskançlıkla alakası yoktu.
Kıskanmıyordum, lanet olsun. Böyle anlaşılıyor olabilir. Ama neden kıskanayım ki? Hem Valerio ağır makyajlı süs pastası kadınlarla dalga geçmeyi bırakıp, onlarla birlikte olmaya ne zaman karar vermişti?

Kadın, eliyle saçını düzeltiyormuş gibi parmaklarını saçlarının arasından geçirdi ve bu sırada parmağındaki ışık huzmesi gözümü kamaştırdı. Ya da ben abarttım. Bir pırlanta yüzük olamazdı, olsa olsa bir kör edici lazer olabilirdi.

Tek taş, ha? Güzel numara, sürtük. Üstelik o da İtalyan değildi, nerede tanıştıklarını merak ettim.

"Bizimle biraz oturmaya ne dersin?" Valerio, hala nezaket için ayakta dikiliyordu.
"Hayır, siz oturun. Ben... gideceğim. Gidiyordum zaten." Anlamsız kelime yuvarlamalarım neyse ki garip karşılanmıyordu.

"Ama mutlaka görüşmeliyiz, burada karşılaşmamız ne kadar büyük bir şanstı!" Valerio hala herşeye heyecanlanıyordu. Bu yönünün değişmemesi beni gülümsetti.

"Tamam, haberleşiriz."

Crystal söze katılmaya karar verdi.

"Bu akşam müsait misin? Seni evimizde ağırlamak beni çok mutlu eder."

Evimizde. Yutkundum.

"Ah, bilmiyorum - "

"Bir işin var mı?" Crystal ısrarcıydı.

"Yok, aslında."

"Tamam, geliyorsun. Sonunda rahatça İngilizce konuşabileceğim birini bulmak çok güzel doğrusu!"


Sanki bu dünyanın en eğlenceli şeyiymiş gibi güldü ve ödül olarak Valerio'dan sıcak bir gülümseme kazandı. Valerio'yu bu hayvanlığı yüzünden asla affetmeyecektim. Bu ülkede görgü kuralları yok derler de inanmazdım, eski aşkınızı nişanlınızla tanıştırmazdınız. Yani ben yapmazdım. Ama herşeyi geride bırakan biri yapardı.

"Nerede kalıyorsun?" dedi Valerio telefonunu çıkarıp birkaç dokunuşla not alma fonksiyonunu çalıştırarak.

"Aşağı sokaklardan birinde, Hostel Misster Mido."

Gözleri büyüdü, telefonuna not almaktan vazgeçti ve aleti cebine kaldırdı. "Orayı biliyorum! Yakın bir arkadaşım orada çalışıyor. Seni akşam sekizde alacağım, uygun mu?"

"Ben aslında pek... Yani... Pek havamda değilim."


"Aa, kabul etmiyorum. Bruschetta'larımı tadar tadmaz şimdiye kadar gelmemiş olduğuna lanet edeceksin."


İyi bir aşçı olduğunu biliyordum. Ama yeme fırsatım olmamıştı. O da başka bir hikaye.
"Tamam, herneyse. Geliyorum."

Arkamı dönüp kapıya doğru adeta kaçmadan önce yarım ağızla veda ettim ve nişanlı çifti dükkanda bıraktım.

Kapı arkamdan kapandığında bir süre öylece ayakta durup kızgın güneşin altında, kim olduğumu, neden orada olduğumu, nereye gideceğimi kendime hatırlatmak zorunda kaldım. Nafile, beynim çalışmıyordu, ama ayaklarım yardıma yetişip beni zar zor otele götürdüler.
Odama gitmeden resepsiyona uğrayıp akşam için odama sipariş ettiğim Çin yemeklerini iptal ettirdim. Ardından kendimi asansöre attım ve soluğu odamda aldım.
Temiz çarşaflarım lavanta kokuyordu. Yüzümü yumuşak kumaşa bastırdım ve ağlamayı denedim. Rahatlamak için. Olmadı ama, evet burnumdaki karıncalanma hissi ve boğazımdaki düğümlenmeler olumluya işaretti. Ama sanırım akacak gözyaşları hazır değildi.
O yüzden gözlerimi kapadım, ve kendimi uykuya zorladım. Aslında en öncelikli rahatlama şeklim buydu. Ve işe yaradı.
Pürüzsüz bir uykuya daldım.


***


19:59


Telefon sesi.

"Alo?"

"Bayan Nickels, bir ziyaretçiniz olduğunu söylemek için aradım. Sizi beklediğini söyledi."

"Peki."

Çat.


Dakikliğin de ötesine geçmiş olması, İtalyanların her zaman geç kalması gerçekliğine bir istisna oluşturuyordu. Eskiden de böyleydi tabi.
Aynada kendimi şöyle bir süzdüm. Mavi, hafif dökümlü bir penye askılı. Altımda beyaz dar bir pantolon, saçlarım açık ve dalgalıydı. Ayakkabı olarak da topuksuz sade bir babet seçtim.
Crystal'in yanında sönük olmak umrumda değildi. Beni hiçbir güç boya kutusuna düşmüş bir şempanze yapamazdı.
Gerçi, Crystal güzel bir şempanzeydi, çok güzel.

Oda anahtarımı yanıma aldığımdan emin olduktan sonra, merdivenlerden birer ikişer atlayarak aşağı indim.
İtiraf etmeliyim, resepsiyona ulaştığımda, deri kaplı koltuklarda Valerio'yu otururken bulduğumda, bir an için sanki şehirdeki en lüks restorantlarından birine, başbaşa romantik bir yemek yemek için gidiyormuşuz gibi bir his, bir saplantı, bir karmaşa belirdi zihnimde.
Beni görünce elleriyle pantolonunu hafifçe silkeleyerek ayağa kalktı. Yüzünü kaplayan geniş gülümsemenin oluşturduğu o derin stabil gamzelere baktım ve ister istemez ben de sırıttım. Keşke benim de ağzımın yanında altın madeni kadar derin gamzelerim olsaydı.
Elini omzuma koydu ve beraber kapıdan çıktık. Herhangi bir iltifat, bir selamlama cümlesi veya herhangi bir şey yoktu.
Araba alma fırsatını ne zaman bulmuştu acaba? Küçük birşey bekliyordum. İtalya'yla ilgili bir ayrıntı daha, arabalar her zaman çok küçüktür. Hemen hemen hepsi kırık dökük bir vaziyettedir. Fiyakalı arabaları sadece kuzeydeki elit halk kısmında bulabilirsiniz.
Ve karşımdaki de fiyakalı bir arabaydı.
Büyük siyah bir cip.

Uzun, tiz bir ıslık çaldım. Vay canına. Valerio ise fiyakalı bir gülüş bahşetti.

"Crystal'in arabası."

"Güzelmiş," dedim ön koltuğa otururken, düz bir sesle.

Arabadayken, İtalyan şarkıcıların İngilizce besteleri çalan bir frekans, içeriyi alçak bir müzikle dolduruyordu. Onun dışında bir ses yoktu.
Sessizliği bozan Valerio oldu.

"Eee... Seni buraya getiren ne?"

"Trafik olmadığı kesin."


Bir süre güldük. Yaklaşık on dakikadır yoldaki sıkışıklığın düzelmesini bekliyorduk.

"Bir otelin iç dizaynını ayarlamak için buradayım, yüksek bir teklif aldım."

"Demek meslek hayallerin gerçek oldu."

"Evet. Sen neyle uğraşıyorsun?"


Güldü. "Yıllarca kararsız kaldıktan sonra, babamın yardımlarıyla, halkla ilişkilerde karar kıldım. Bir içki firmasında."

"Mutlu musun peki?" Mesleğinde erken ilerlemiş olması güzeldi. Ama onu gerçekten istiyor muydu?

"Mutluyum."

Doğru olup olmadığını anlamak zordu, çözülmesi kolay, basit biri gibi gözükse de kapalı bir kutu gibi olduğu noktalar vardı. Küçük önemli ayrıntılar.

"Ya sen?"

Mutlu olup olmadığımı sormuştu. Düşünürken dikiz aynasından kendi gözlerime baktım. Mutluya benziyor muydum? Uzun zamandır kendime bunu sormamıştım. Standart bir hayatım vardı, işim dışında pek birşey düşündüğüm söylenemezdi. Komşuma bıraktığım bir İran kedim, ortalamanın üstünde bir maaşım, düzenli olarak aradığım ebeveynlerim vardı. Tamam, sıkıcı bir hayat gibi gözükebilir. Ama küçük şeylerden keyif almasını biliyordum. Çok hareketli, fazla uç noktalarda bir ergenliğim olmuştu, ama sonradan herşeyi rayına oturttuktan sonra sakin ve düzenli bir hayatı tercih etmiştim. Mükemmeli aramıyordum, onu aramadığım zaman elde ettiğimi öğrenmiştim. Feminist olmasam da feminist kadınların felsefelerini benimsemiş, yalnızlığıma dayanan bir güçlülük stratejisi uyguluyordum. Erkeklere bağlı olmayanlardan hani. Onlara ihtiyacım yoktu! Mutluydum, mutluydum. En azından kendime söylediğim şey buydu.

"Evet," oldu sorusunun cevabı. Kendi hayatını kurmuş ve benim onun için şimdiye kadar oluşmuş bütün değerimi yüz seksen derece değiştirmiş bir adam için bu kadarı yeterliydi.

Sadece kültür paylaşımında bulunmuş çocukluk arkadaşlarıydık. Ta ki o ana kadar...

İkimizin gözleri de, karşımızda beliren bir tabelaya dikildi. Onun da gördüğüne emindim. Siyah bir tabelaydı, üstünde de beyaz, italik harflerle kısa bir cümle yazılmıştı.

Alışılmışın dışında ve bana ait...






6 YIL ÖNCE




Gece yarısını sadece biraz geçmişti. Işıl ışıl bir caddeden arka sokaklardan birine daldılar. Oğlan, kendi sardığı sigaralardan birini gülmekten yere düşürürken kız onun sırtına atlayıp boynuna sarıldı.
"Koş!"
Oğlan var gücüyle dar sokakta adeta uçarken, kız düşmemek için daha sıkı tutundu. Olağan gücüyle, hiç bırakmayacakmış gibi.
Yorulduklarında, bir barla dövmecinin yakınındalardı. Az önce, masaların üzerine çıkıp zıpladıkları için atıldıkları bardan sonra, başka bir durak bulmuşlardı. Kızın annesi ve babası yurtdışındaydı, dadısına arkadaşında kalacağını söylemişti.
"Bak, bir dövmeci!"
Oğlan heyecanlanmış gözüküyordu. "Haydi bir dövme yaptıralım."
Kız güldü, "Saçmalama. Ayıldığımda pişman olmak istemiyorum. Birbirimizin adını yazdırma gibi bi' aptallık yapmamızı söylemeyeceksin umarım." Ardından bu cümlesinin onu biraz gücendirdiğini fark etti. "Üzgünüm, öyle demek istemedim. Ama böyle bir karar vereceksek, uzun bir süre düşünmemiz gerekir. Sen...Üç hafta sonra gidiyorsun."

Oğlan sessizce baktı. Ardından omuz silkti. "O zaman isimlerimizi yazdırmayalım, birbirimizi anlatan birkaç kelime yazdıralım."
Sırıttım. "Seni anlatan birkaç kelime mi?"
"Evet. Nasıl fikir?"
Dudak büktüm. "Fena değil. Ama sanırım ne yazdıracağımı bilmiyorum."


"Düşün."


Düşündüm. Gerçekten , hiçbir şey ama hiçbir lanet olası şey gelmiyordu aklıma. Onu anlatan birkaç sıfat, kelime.
"Ben ne yazdıracağımı biliyorum."
Ellerini tutup merakla gülümsedim. "Neymiş bakalım?"
Bir süre birşey söylemeden baktıktan sonra eğilip kulağıma o sözcükleri fısıldadı.

"Alışılmışın dışında ve bana ait..."





Araba hafifçe fren yapınca öne doğru kaymamak için iyice geriye yasladım. Tabelayı okumuştu, ve hatırlamıştı.
Kaçamak bir tavırla onu kontrol ettim. Neredeyse rengi atmıştı. Ama bana bakmıyordu. Işıklardan sonra sola doğru keskin bir manevra yaptı. Yaklaşık yüz metre daha konuşmadan gittikten sonra arabayı park etti. Kapıyı açmak için elimi uzattım ama beni durdurdu.

"Bekle."

Ona döndüm. Gözlerinin yoğun bakışı beni olduğum yere mıhladı.

"Seni buraya, nişanlımla yemeğe getirmem... Bunun için çok özür dilerim."

Nezaketi bir kenara bırakmaya karar verdim, onunlayken eski dobralığıma kavuşabilirdim.

"Bunun iğrençliğini yeni mi fark ettin, yoksa birşeyler hatırlaman bu kadar uzun mu sürdü?"

Bu kadar ani çıkışmama bir tepki göstermedi. "Beni dinlemelisin, sen gidene kadar rahat bir şekilde görüşmemiz için, seni önce onunla tanıştırmam gerekiyordu. Şüpheci bir kadındır ve kıskanç olduğunda ona katlanamıyorum."
Ağzım açık kalmıştı. "Ben gidene kadar rahat rahat görüşebilmemiz için mi? Ne zamandan beri ikimiz adına kararlar almaya başladın? Sana, bana ulaşmamakta her zaman bir gerekçen, bahanen, açıklaman olduğu o kadar yıldan sonra, tesadüfen karşılaştığımız zaman da beni yeni kurduğun düzenini, aşk hayatını tanıtman için bir gün sundum ya işte. Kendi isteğimle."

Parmaklarımla havada tırnak açmıştım. Söylediklerim onu incitiyordu, ben de inciniyordum. Ama söylemek istiyordum.
"Lütfen..." dedi boğuk bir sesle. "Bir şans ver. Bu akşam dayan, sonra kendimi affettirmek için herşeyi yapacağım."

Yutkundum. "İyi."
Kapıyı sert bir hareketle açtım ve aşağı indim.
"Teşekkür ederim," dedi alçak sesle benim için bahçe kapısını açarken.
Crystal tarafından güler yüzle karşılandık.
"Nerede kaldınız?"

Yolda işi pişirmeye karar verdik, o yüzden oldu tatlım, kusura bakma.

"Trafiği biliyorsun, hayatım." Valerio'nun sesi biraz usanmıştı.

Crystal, yemek masasının hazır olduğuyla, ama hizmetçiler şarapları falan filan feşmekan hazırlarken biraz salonda oturup zevzeklik etmemizle ilgili birşeyler gevelerken sessizce onları takip ettim.
Salonda tekli bir koltuğa oturdum. Onlarda karşımdaki kanepeye yanyana oturdu. Crystal sanki ona dokunmadan bir saniye bile yaşayamazmış gibi tek taşlı eliyle Valerio'nun eline yapışmıştı. Eski aşkım bu durumdan biraz huzursuz gözüküyordu ama kaşlarımı hafifçe kaldırarak sorun olmadığını işaret ettim.
Geçmişte saplı kalmış zavallı bir küçük bir kız olduğumu falan zannediyordu heralde.
Sofraya geçene kadar, TV dizilerinden, kitaplardan ve mesleklerden, çocuklardan bahsettik. Crystal yakınlarda çocuk sahibi olmayı düşünmüyordu.
Bu kaşlarımı ciddi anlamda kaldırmama neden oldu. Valerio'ya baktım.

"Sen bu konuda ne düşünüyorsun?"

Çünkü o çocukları çok severdi. Bana her zaman ne kadar iyi bir baba olacağından bahsedip dururdu. Kreşte çalıştığı yazlar olmuştu.
Omuz silktikten sonra nişanlısının elini dudaklarına götürdü.

"Bu Crystal'in seçimi. Ne zaman hazır hissederse..."

Ne güzel, ne tatlısınız.

En sonunda nihayet yemek yiyeceğimiz odaya geçtik. Masaya yerleştik. Valerio masanın başına geçti, Crystal ve ben ise onun iki yanına, yani karşı karşıya gelmiş olduk. Tam çorbalarımıza başlayacakken telefonum çaldı.

"Özür dilerim," dedim ve arayan numaraya baktım. Patronumdu.
"Çok üzgünüm, buna bakmam lazım."

Hızlı bir gülümseme gönderip, odadan çıktım. Telefonun yeşil açma tuşuna algılayabilmesi için birkaç kere bastım.

"Alo?"
"Jess... Tanrım. Kaç saattir sana ulaşmaya çalışıyorum, biliyor musun? Otel odasında değildin. Önemli bir mevzu var."

"Dinliyorum, Rob?"

"Şu otel işi vardı ya, eh, daha az ücret isteyen biriyle anlaşma yapmışlar. Beni bilirsin, onları bu konuda baya zorladım ama-"

"Başka birini bulduklarını mı söylüyorsun?!"
Sesimi alçaltma zahmetine girmemiştim.

"Ah, seni öylece bırakamazlar, ama sanırım işi bölüşmeniz gerekecek. Yarın 8.30ta toplantıya gitmemiz gerekiyor. Odanda olduğuna emin ol, ve telefonunu açık tut. Fazla endişelenme, boş boş dönmeyeceğiz Londra'ya."

"Yarın canlarına okuyacağım."

"Yürü be kızım, işte senin bu hırsına bayılıyorum."

"Dinle Rob, kapatmam gerekiyor. Yarın görüşürüz, olur mu?"



Masaya otururken kısa bir açıklama yaptım. "İşle ilgili."

Çorbamı yudumlarken Crystal'den, günün sorusu geldi.

"Eee, Jess. Anlat bakalım, Valerio ile nereden tanışıyorsunuz?"



***


NOT: Daha önceden yazdığım bir hikayeden alınmış bir parçadır.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
Arya Stark
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
House Of Night :: Rpg :: Güç Seviyesi-
Buraya geçin: